Aztekler bugünkü orta Meksika bölgesinde 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Zengin bir mitoloji ve kültürel mirasa sahip Azteklerin başkenti, günümüzde Ciudad de Mexico'nun bulunduğu Texcoco Gölü'nün ortasında yeralan Tenochtitlan kentiydi. Çok büyük bir uygarlık kurmuşlardı. Hernan Cortes'in Meksika'yı toprağa katma sırasında yapılan ve Tenochtitlan kuşatması olarak bilinen savaş sonucunda Aztekler yenilmiş ve güçlerini kaybetmişlerdir. Ayrıca dünyanın en büyük piramidi Meksika'da Cholula de Rivadabia'da bulunur. Azteklere ait piramit 182.107 metrekare alan üzerine kurulmuştur ve yüksekliği 54 metredir.
13 milyonluk bir nüfustan oluşan çok büyük ve zengin bir imparatorluk olan Aztekler gelişmiş tarım yöntemlerine, kendilerine ait bir dine, takvime, alfabeye sahiplerdi. Aztekleri keşfedenler İspanyollar oldu. Hernan Cortes ve onun özel ordusu Aztek başkenti olan Tenochtitlan´a giderken Popocateptel volkanik dağının yanından geçtiler ve ilk kez bir volkan görmüş oldular. Adamları ve Cortes başkente ulaştıklarında Aztek imparatoru Montezuma onları karşılamak için bekliyordu. Aztek imparatoru göz kamaştırıcı elbiseler giymişti. O, Cortes ve adamlarının başkente girmesine izin verdi. Cortes´in sadece 600 askeri vardı ve Aztek imparatoru onları kolayca yok ettirebilirdi. Ancak Aztek takvimine göre bu yıl çok özel bir yıldı. İnançlarına göre bu yılda Quetzalcoatl adlı bir tanrı Aztekleri yok edecekti. Bu tanrının efsanedeki tarifleri Cortes´e çok benziyordu. Bu yüzden Aztek imparatoru, Cortes'in tanrı olduğuna karar verdi. Cortes başkentte birkaç gün geçirdikten sonra güvende olmadığını sezdi. Hayatta kalmalarını sağlayan tek şeyin imparatorun varlığı olduğunu fark etti. Bu nedenle Aztekleri denetim altına alabilmek için imparatoru tutsak almaya karar verdiler. Cortes birkaç ay daha şehirde kaldıktan sonra ayrıldı. O gittikten sonra başka İspanyollar Aztek'e saldırdılar. Cortes yeni ordusuyla geri geldiğinde Cuitlahuac imparator olmuştu. Ancak bunu bilmeyen Cortes Aztekleri kontrol altına almak için Montezuma'yı tutsak aldı ve halkı etkilemek için onu kraliyet sarayının çatısına çıkardı. Ancak halk onlara taş atarak tepkisini gösterdi. Atılan taşlardan biri Montezuma'nın ölümüne neden oldu. 1521'de Aztekler teslim olana kadar 4 ay savaş yapıldı.
İnka medeniyeti, Güney Amerika'nın batı kıyısındaki And Dağları bölgesindeki Cuzco şehri civarında, efsanevi kralları ve ilk Sapa Inca olan Manco Capac'ın 11. yüzyılda Cuzco Krallığı'nı kurmasıyla başlamıştır. Manco Capac'ın soyunun egemenliğinde Krallık bölgedeki diğer Andlı topluluklar gibi büyümeye devam etmiş ve 1438 yılında adının birebir çevirideki anlamı yer sallayan olan Pachacutec liderliğindeki İnkalar sınırlarını genişleterek diğer Andlı toplulukları egemenlikleri altına almaya başlamışlardır. Böylece, Pachacutec Amerika kıtasında Kolomb öncesi varolan en büyük imparatorluk olan İnka İmparatorluğu'nu (Tawantinsuyu) kurmuştur.
1532 yılında, iki kardeş Huascar ve Atahualpa arasındaki iç çekişmeler sonrasında, Francisco Pizarro önderliğindeki İspanyol işgalciler İnka bölgesini ele geçirmişlerdir. Bunu takip eden yıllarda İspanyollar tüm And bölgesindeki tek hakim güç konumuna gelmişlerdir. 1542 yılında Peru Valiliği'nin kurulmasına dek isyan eden İnkaları bastırmayı bilen İspanyollar, 1572 yılındaki Vilcabamba'daki son İnkaların direnişinin de yıkılması ile İnka medeniyetini bitirmiş oldular. Tüm bu olanlara rağmen İnkaların bazı kültürel gelenekleri, özellikle Quechuas ve Aymara halkları arasında olmak üzere günümüze kadar gelmiştir.
İnkalar önceleri, Cuzco yukarılarındaki And dağlarındaki savaşçı kabilelerdiler.[1] MS 1000 yıllarında inka kabilesi komşu kabileleri egemenliği altına alıp Cuzco Vadisine doğru inmeye başladı. Böylece bu avantajlı yeri kullanarak etraflarındaki bölgeleri işgal ederek genişlemelerini sürdürdüler. 1500'lü yıllara gelindiğinde, İnkalar, eski Amerikadaki en geniş ve en zengin imparatorluğu olmuşlardı. İnkalar başkentleri Cuzco'dan 2500 mil dışına nerdeyse tüm batı Amerika kıyılarına ve And dağlarına yayılmışlardı. Bu bölge çok değişik iklim ve doğa koşullarını içermekteydi. Öyleki, hükmettikleri And Dağlarının batı kıyısında çöl ve vadiler yer alırken, yine bu dağlarının kuzey doğu kesimlerinde ise tropikal bir yağmur ormanı iklimi hakimdi.
İnkalar, Şehirlerini ve kalelerini çoğunlukla And Dağları'nın yüksek kesimlerdeki dik ve sarp yamaçlara inşa etmişlerdi. İnka şehirlerinin mimarisi hala bilimadamlarını şaşırtmaktadır. Şehirlerdeki taş merdivenler tüm şehri ve taş evleri ve taş dini binaları geçerek şehirlerin en yüksek noktalarına kadar ulaşmaktadırlar. Bu yapılardaki devasa taş bloklar o kadar hassas ve düzgün bir şekilde birbirlerine birleştirilmiştirki aradan binlerce sene geçmesine rağmen bugün bile aralarına bir jilet dahi sokmak olası değildir. İnka evlerinin mimarisinde duvarlarda taş kullanılmış ve çatıları da otla yapılmıştır.
İnka toplumu çok sıkı bir hiyerarşik düzen içindeydi. Birçok değişik toplum kademeleri vardı ve bu kademelerin en üstünde Sapa (Baş rahip ve yönetici) ve ordu kumandanı bulunuyordu. Tüm aile bireyleri Sapa'nın danışmanları idi hatta kadınların bile inka hiyerarşik düzeninde otorotileri vardı. Bunların altında tapınaklardaki rahipler, mimarlar ve ordu komutanları geliyorlardı. En alttaki iki sınıf ise zanaatkarlar, ordudaki subaylar, çiftçiler ve çobanlardı. Vergilerini altın olarak ödemek durumundaydılar ve bu vergiler yüksek sınıflara dağıtılmaktaydı.[3]
İnka Medeniyetine ait Machu Picchu İnkalar korkusuz birer savaşçı olmalarının yanı sıra çok vahşi bir cezalandırma sistemine sahiptiler. Eğer bir kişi hırsızlık yapar, Sapa'nın eşiyle ya da bir Güneş Bakiresi ile seks yaparsa uçurumdan atılır, elleri kesilir, gözleri oyulur ya da açlıktan ölünceye kadar asılırdı. Dolayısıyla cezalıların çoğunun ölümle cezalandırıldığı bir toplumda hapishaneler gereksizdi.
İnka ören yerlerinde yapılan kazılarda, İnka kraliyet ailesine ait kişilerin mumyalaşmış cesetleri bulunmuştur. And Dağlarının yüksek tepelerindeki buzların içinde kalarak günümüze kadar ulaşmışlardır.
İnkalar'ın 40.000 nüfuslu bir orduları vardı. Francisco Pizarro komutasındaki İspanyol ordusu ise sadece 180 kişiden oluşuyordu. 180 kişilik bir ordunun 40.000 kişilik bir orduyu yenmesinin temel nedenleri büyük bir olasılıkla şöyledir
İnka ordusunun büyük bir bölümü, İspanyol istilacılar tarafından getirilmiş olan çiçek hastalığı dolayısıyla ölmüştü. İspanyol istilacılar İnka yönetimindeki diğer kabileleri onlara karşı yanlarında savaşmaları için ikna etmişlerdi. İnka savaşçılarının silahları kabile savaşları için kullanışlı olmakla birlikte İspanyol ordusundaki silahların gücüyle karşılaştırılamayak kadar güçsüzdüler.
http://hotfile.com/dl/129300161/1cc864d/Mayalarn_Kayp_Krall_5.mp4.html Maya uygarlığı Kolomb öncesi Amerika uygarlıklardan biridir. Bir Orta Amerika uygarlığı olan Maya uygarlığı, binlerce yıl boyunca Meksika'nın güneydoğusundan, Honduras, El Salvador ve Guatemala'ya kadar uzanan bir bölgede hüküm sürmüştür. Meksika’nın güneydoğusunda beş devlet kurmuş Mayalar (Campeche, Chiapas, Quintana Roo, Tabasco ve Yucatán), tarihleri boyunca yüzlerce lehçe üretmişlerdir ve bu lehçelerden bazıları günümüzde hâlen konuşulan 21-44 Maya dilinin oluşumunu sağlamıştır. Bu uygarlık M.Ö. 600 dolaylarında yükselişe geçmiş, M.S. 3. yüzyılda altın çağına (klasik dönem, M.S. 250-900) adım atmış, kent-devletlerinin siyasi kargaşalar sonucunda çöktüğü M.S. 900'e dek, geniş bir alanda varlığını sürdürmüş ve İspanyol işgaliyle de sona erme sürecine girmiştir. Maya uygarlığı birçok bakımdan sona ermişse de, yaygın inanışın aksine Mayalar yok olmamışlardır, hâlen bu ülkelerde yaşamakta ve Maya dillerinden bazılarını konuşmaktadırlar. “Eski Mayalar”ın (Mayalar'ın bugünkü torunlarına kıyasla kullanılan deyim) astronomi, matematik, mimari ve sanat gibi birçok alanda ileri bir uygarlık düzeyinde oldukları görülmektedir. Rabinal Achí, Popol-Vuh, Chilam Balam gibi eserlerin bulunduğu Maya edebiyatı bu kültürün yaşamını betimlemektedir. İspanyol işgali 1697’de Itzá Mayaları’nın başkenti Tayasal’ın ve Guatemala’daki Ko'woj Mayaları'nın başkenti Zacpetén’in alınmasıyla tamamlanmış, son Maya devleti ise 1901’de başkentinin (Chan Santa Cruz) Meksika tarafından işgaliyle ortadan kalkmıştır. Mayaların yurdu üç bölgeye ayrılır: Güneyin “Yukarı Topraklar”ı, güneyin (ya da ortanın) “Aşağı Topraklar”ı ve kuzeyin “Aşağı Topraklar”ı. ”Yukarı Topraklar” Guatemala ve Chiapas’ın irtifa seviyesi yüksek topraklarını kapsar. Güneyin aşağı toprakları “Yukarı Topraklar”ın hemen kuzeyinde yer alır ve Meksika’daki Petén’i (Campeche), Quintana Roo’yu, kuzey Guatemala’yı, Belize’yi ve El Salvador’u kapsar. Kuzeyin “Aşağı Topraklar”ı ise Yucatan Yarımadası’nın kalan kısmını ve Puuc Tepeleri’ni kapsar. Klasik-öncesi dönemden itibaren olağanüstü yapılar inşa eden ve Nakbé, Mirador, San Bartolo, Cival gibi büyük kentler kurmuş olan Mayaların klasik dönemde kurdukları ünlü kentlerden bazıları Tikal, Quiriguá (her ikisi de Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır), Palenque, Copán, Río Azul, Calakmul, Ceibal, Cancuén, Machaquilá, Dos Pilas, Uaxactún, Altún Ha, Piedras Negras’tır. Maya uygarlığının en ilgi çekici anıtları dinsel merkezlerdeki piramitlerdir. Ayrıca yöneticilerin sarayları ve duvar resimleri ve sıvayla süslü soylu kişilerin konutları da ilgi çekici anıtlar arasında yer alırlar. İlgi çekici Maya eserlerinden biri de, usta taş yontuculuklarıyla işledikleri, yöneticilerin şecerelerinin ve askerî zaferlerin betimlendiği, Mayalarca tetun (“ağaç-taş”) adı verilen anıtsal dikilitaşlardır. Mayaların ticari malları arasında yeşim taşı, kakao, mısır, tuz ve obsidyen taşı sayılabilir. Ön-Türkler gibi Mayalar da yeşim taşına özel bir önem vermişlerdir.
Okyanus, kıtaları birbirinden ayıran engin, açık denizlerdir. Yeryüzünün yaklaşık üçte ikisini (%70) kaplarlar ve bu alanın yaklaşık yarısında su seviyesi 3000 metrenin üzerindedir. Büyük su kütlesi demektir.
Okyanus kelimesi Yunanca "nehir" anlamına gelen "Okeanos"'dan gelmektedir, Yunanlılar Cebelitarık Boğazı'ndan gelen güçlü akıntıyı fark etmişler ve bunun bir nehir olduğunu düşünmüşlerdir.
Dört milyar yıl önce Dünya yüzeyi suyun sıvı olarak kalmasına olanak tanımayacak kadar sıcaktı. Su,uzayda yok olmak üzere volkanik gazdaki buhar olarak püskürürdü. Yaklaşık 3.85 milyar yıl önce dünya soğuyarak içinde buharında yer aldığı bir volkanik gaz atmosferi oluşturdu. Daha sonra su yoğunlaşmaya başladı ve okyanuslar oluştu. Okyanusların oluşmasından bu yana yağmur toprağa düşmekte ve kayalardaki tuzu denizlere taşımaktadır. Bu nedenle deniz suyu tuzludur. Ortalama olarak okyanus ağırlığının %2.9'unu tuz oluşturur.
Denize baktığımız, tekneyle açıldığımız veya yüzdüğümüz zaman suyun bir yüzeyi olduğunu biliriz. Ancak; okyanusların ortalama derinliği 5.000 metre civarındadır ve en derin okyanus çukuru 11.000 metreye ulaşır. Everest Tepesi, bu dip derinlikten daha kısadır (2000 metreden daha fazla). Okyanusun üst birkaç metresi, tropikal bölgelerde 26 santigrat derece sıcaklığında olabilir. Isıyı, gün boyunca güneş ışığından alır ve geceleri atmosferi ısıtırlar. Okyanusun bu katmanı, atmosferin tamamından daha fazla ısı içerir. Büyük Okyanus Dünya'nın en büyük okyanusudur.
Irene Kasırgası, tropik fırtına düzeyine düşmesine rağmen devam eden şiddetli yağmur ve rüzgarlar New York’u sular altında bıraktı.
Ulusal Kasırga Merkezi, İrene kasırgasının saatte 120 kilometre hızla estiğini bildirirken Manhattan adasının Battery Park gibi deniz seviyesindeki bölgelerinde suların iki buçuk metre yükselebileceği uyarısında bulundu. Halen Manhattan adasının iki yanındaki East ve Hudson nehirlerinin taştığı, birçok caddeyi sular altında bıraktığı bildiriliyor.
New York’u New Jersey ‘e bağlayan Holland tüneli su baskını nedeniyle trafiğe kapatıldı.
New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, kentin tarihinde ilk kez deniz seviyesindeki tüm semtlerin zorunlu tahliyesine karar verdi. Hastane ve huzur evleri boşaltıldı, New York Borsasının bulunduğu Wall Street trafiğe boşaltıldı. New York metrosu da tarihte ilk kez durdu, Kennedy, La Guardia ve Newark havaalanları trafiğe kapandı. Kıyı bölgelerindeki uçuşların çoğu iptal edildi, tren seferleri askıya alındı.
Karayip ülkelerinde ağır hasara yol açan İrene kasırgası önce Cumartesi sabahı Kuzey Carolina eyaletini etkisi altına aldı, daha sonra saatte 140 kilometre hızla esen rüzgarlar ve şiddetli Virginia eyaletinden başkent Washington’a ilerledi.
Amerika’nın Doğu kesimlerinde kasırga nedeniyle yakllaşık 2 milyon ve işyerini elektriksiz kaldığı bildiriliyor.
Güneyden itibaren kasırganın yolu üzerindeki Kuzey Carolina, Virginia, Maryland, Delaware, New Jersey ve New York eyaletlerinde acil durum ilan edildi.
İrene kasırgasının çok tehlikeli olduğunu söyleyen Başkan Barack Obama, federal kurumları alarm durumuna geçirdi. Kasırga nedeniyle bazı yerlerde zorunlu olmak üzere kıyı kentleri tahliye edildi, yüz binlerce turist evlerine geri döndü. Amerika’nın Atlas Okyanusu filosunu bulunduğu Norfolk’da, savaş gemileri, kasırgaya limanda yakalanmamak için denize açıldı.
Amerika Kasırga Merkezi, İrene’in metrekareye 25 ile 50 santim arasında yağış getireceğini tahmin ediyor.
Bahama adaları, Porto Rico ve Dominik Cumhuriyetinde ağır hasara yol açan Irene, son üç yıldır Amerika’yı tehdit eden ilk ciddi kasırga oluyor
Petrol şirketleri geçen yıl BP platformundakine benzer bir kazayı önlemek için kasırga olasılığına karşı petrol ve doğal gaz platformlarını tahliye ediyor
Petrol şirketleri, yeni bir kasırga olasılığına karşı Meksika Körfezi’ndeki petrol platformlarında işçilerini tahliye etmeye başladı.
Ulusal Kasırga Merkezi tarafından yapılan açıklamada Meksika Körfezi’ndeki alçak basınç sisteminin önümüzdeki iki gün içinde tropik fırtınaya dönüşebileceği uyarısı yapılıyor.
Fırtınanın 38 santimetreye kadar yağmur bırakabileceğini söyleyen güney eyaletlerinden Louisiana’nın valisi olağanüstü hal ilan etti.
Olası kasırganın denizdeki petrol ve doğal gaz platformlarını tehdit etmesi üzerine Shell, Exxon Mobil ve BP şirketleri üretime ara verdi. Chevron ise yalnızca acil öneme sahip olmayan personelin tahliye edileceğini, ama üretimin etkilenmeyeceğini bildirdi.
Öte yandan Amerika’nın doğu eyaletleri, geçen haftasonu gelen Irene kasırgasının ardından hala toparlanmaya çalışıyor. Irene, kuzeydoğu eyaletlerinden Vermont, Connecticut, New York ve New Jersey’de kısmı zarara yol açtı. Bölgede hala yüzbinlerce kişinin elektriksiz olduğu bildiriliyor. Bazı okullar henüz açılmazken, yollarda da onarım çalışmaları devam ediyor.
Kıyıköy' den bahsedilince, burayı birkez olsun görmüş olanlar için bile, hafızamızın kadrajına kaydettiği hep aynı fotoğraf canlanıverir. Muhtemelen Kartal çay bahçesinden bakışlarımızı çevirdiğimiz bir panaromada, yemyeşil bir doğa parçasının içinden yorgun ve kıvrımlar çizen akışıyla Papuçdere, bir lagün ağzından Karadeniz' in hırçın dalgalarıyla buluşmaktadır. Hemen kumsalın kıyısından falezlenerek yükselen ve denize bir at başı gibi uzanmış tepenin yükseğindeyse Kıyıköy yer alır. Kıyıköy' ün balıkçı barınağının olduğu yönüne bakan kısmında, Kazanderesi aynı yorgun akışıyla limanın hemen bitişiğinden Karadeniz' e kavuşmaktadır.
Kıyıköy'ü iki yakasından kuşatmış Papuçdere ve Kazandere öyle yılgın, öyle yorgun akarki, bazen onun denize değil tersine tersine aktığı gibi bir hisse bile kapılabilirsiniz.
Kıyıköy...
Burası Kırklareli' nin Vize ilçesine bağlı, tarihi ilkçağa değin uzanan bir balıkçı beldesidir. İstanbul'a 164 km, il merkezine 92 km, ilçe merkezi Vize' ye ise 38 km uzaklıkta yer alır. Belde, tarihi varlıkları, Istrancaların bağrından kopup gelen akarsularının yeşile bezediği zengin doğası, ancak bir yürüyüş mesafesi kadar uzaklıkta falezler oluşturan girintili çıkıntılı kıyıları arasında keşfetmeye hazır koyları, hele ki Karadeniz'in ve akarsularının sunduğu lezzetli balıklarıyla tatilcilerin gözdesi olmuştur.
Beldenin bilinen en eski adı Salmydessos' tur. "Pırıltılı, kutsal, güzel yer" manasına gelmektedir. Dil bilimi uzamanı Bilge UMAR' ın tesbitlerine göre ise, M.Ö. 400'lerde Helenler bu bölgeye " Bal yiyenlerin yurdu", ve"Darı yiyenlerinyurdu" demişlerdir. Zira yaşam biçimlerine göre isimlendirilen Trak boylarından sebep böyle anıldığı ileri sürülmektedir.
M.Ö. 500' lü yılların ilk çeyreğinde Pers İmparatoru Darius' un kudretli orduları önünde Anadolu' dan Balkanlar' a doğru kaçan Lidya' lılarca yerleşim olarak kurulduğu düşünülmektedir. Tarih içerisinde Traklar, Persler, İskitler, Medler, Ceneviz kolonileri gibi birçok medeniyeti gören Kıyıköy daima önemli olagelmiştir.
Adı burayla anılan en önemli kişilik ise, tarih sahnesine "Roma' yı yakan adam" olarak geçecek, Trakya valisi iken Kıyıköy' e sayfiyeye gelen Neron' dur. Roma ve Bizans dönemlerinin izlerini bugün bile beldede görmek mümkündür. İmparator Jüstinyen döneminde yapılan ve hala ayakta duran surlar, buranın bir kale-kent olarak da çok önemli görüldüğüne işaret eder.
Yönetim merkezleri olarak Vize' yi seçen Roma ve Bizans kral ve prensleri, bir sayfiye yeri olarak Kıyıköy' ü hep önemsemişlerdir. Hatta Osmanlı döneminde, Istrancalardaki av partileri sonrasında dinlenmeye çekildikleri yer olarak Kıyıköy' den sıkça bahsedilir.
Tarih içinde, Osmanlı Rus Savaşı sonrası Ruslar' ın, Balkan Savaşları sonrası Bulgar ve Yunan işgallerini yaşayan Kıyıköy, tarih kitaplarında adı geçen o tarihi sınır hattının da bir ucunda yer almıştır. "Midye-Enez Hattı..." Zira yakın zaman kadar beldenin bilinen adı Midye' dir. O dönemler Rum ve Bulgar nüfusun da ağırlıklı yaşadığı bölgeye, mübadele sonrasında denizciliği iyi bildikleri için Selanik göçmenleri yerleştirilir. 1960' lara kadar Midye olarak bilinen beldenin ismi, bunun yabancı bir isim olduğu savına saplanılarak Kıyıköy olarak değiştirilir.
Kıyıköy son yıllarda turizmde de kendine açılımlar arayan, genel itibarı ile bir balıkçı beldesidir. Tarım ve hayvancılık da yörede diğer geçim kaynakları arasında yer alır.
İstanbul' a yakın oluşu sebebiyle, özellikle hafta sonunu bu huzurlu beldede geçirmek isteyenlerin sayısında ciddi bir artış gözlemlenmektedir. Denize girebileceğiniz, doğanın içinde huzur dolu anlar geçirebileceğiniz gibi, Karadeniz'in lezzetli mevsim balıklarının ( palamut, kalkan, mezgit, tekir, barbunya, hamsi, karagöz vb...), akarsularında avlanabilen kefal, alabalık gibi tatlı su balıklarının da tadına bakabilirsiniz. Bu konuda hizmet veren değişik konseptlerdeki işletmeler son yıllarda büyük rağmet görmektedir.
Denize girebilecekler için Kıyıköy ve civarında birçok seçenekler mevcuttur. Hemen beldenin iki yanında yer alan kumsallarda denize girilebildiği gibi, özellikle kamp-karavancılar ile motor gruplarının daha çok tercih ettikleri Selvez, Poliçe, Panayır İskelesi koyları keşfedilmeye hazır, Kıyıköy' ün bir yürüyüş mesafesi uzaklığında yer alır. Fakat yine de buralara aracıyla ulaşmak isteyenler, dolanarak giden köy yollarında önce Kışlacık köyüne uğlamalı ve bu koylara sapan yolları kaçırmamaya özen göstermelidir.
Tekirdağ Kırklareli sınırını çizen bir derenin hemen ağzında yer alan Kastro Koyu ise, her ne kadar coğrafi olarak Tekirdağ' a bağlı olsa da, bilinirliğini Kıyıköy' ün vizyonuyla cilalamaya devam etmektedir. Burası aynı zamanda Trakya' nın tek doğal yaşlı karaçam ormanı alanıdır.
Kıyıköy'ün etrafında Jüstinyen döneminde ( 527-565 ) yapılan kale duvarlarından bahsetmiştik. Savunma kalesi görünümü arzeden Kıyıköy surlarında yer alan gizli tüneller, sarnıçlar, savunma hendekleri tahrip olarak günümüze gelmiştir.
Trakya' nın iç kesimlerinden antik Diyonisos Şarap Yolu üzerinden manda arabaları ile Kıyıköy limanına amforalar içinde taşınan şaraplar, buradan Avrupa limanlarına aktarılırdı. Bu yönüyle ticari bir önemi de olan Kıyıköy, Helen geleneğinden gelen pagan-panayırlarının da sosyal ve ticari yaşamına izler kattığı bir yerleşim olmuştur.
Jüstinyen dönemine tarihlenen, ayakta kalmayı başarmış ama bakımsızlıktan kendini bir türlü kurtarıp anlamını tazeleyemeyen bir başka önemli yapı ise, kayalara oyularak yapılan Aya Nikola manastırıdır.
Hırıstiyan azizlerine ithafen isimleri verilen manastırlar içinde bu ismi almış olmasının ipucunu süren Alman Türkolog ve Osmanist Hans JOACH, 4. yy' da yaşayan Aziz Nikolaus ( Noel Baba )' nın mezarının Babaeski' de olduğu savına dayanarak, bu yörede azizin çok önem atfedilen biri olmasına bağlar. Zemin kat kilise ve ayazmadan oluşurken, üst tarafta keşiş odaları yer almaktadır. "Terleyen Heykel" diye mucize yarattığına inanılan Aziz Nikola' ya ait önemli bir heykelciğin ve manastırın diğer değerli eşyalarının Rus ve Bulgar işgalcilerce kaçırıldığı tesbit edilmiştir.
Gözlerden uzak, kendi ürettikleriyle geçinen keşişlerin yanısıra şifa aryanların, dünya nimetlerinden uzaklaşarak çile doldurmak isteyen inanç sahiplerinin de uğradığı önemli bir sığınaktı Aya Nikola manastırı. Tüm bu derin arka plana rağmen, şimdilerde korumasız bakımsız kaderine terkedilen manastır turizm içinde değer bulacağı zamanı beklemektedir.
Kıyıköy, son yıllarda özellikle haftasonu gezileri için de bir çok tur şirketinin protföyünde yer almaya başlamıştır. Doğa ve kültür turu olarak zengin bir içerikle donatılmış turların yanısıra, özellikle fotoğraf grupları için de eşsiz doğası sayısız seçenekler sunmaktadır.
Kıyıköy...
Denizin, tarihin, yeşilin ve suyun çizdiği panaromada kendine yer edinen bu belde muhakkak görülmesi gereken bir yer ve misafirlerini bekliyor.