9 Temmuz 2011 Cumartesi

Arizona Kum Fırtınası









Arizona eyaletine bağlı Phoenix şehrinde dün gece ortaya çıkan ve 80 kilometelik bir alanda etkili olan kum fırtınası ilginç görüntüler ortaya çıkardı.

Hızı, saatte 50 kilometreyi bulan fırtına nedeniyle ağaçlar devrildi, uçuşlar ertelendi ve 8 bin kişi elektriksiz kaldı.

Şehrin bazı yerlerinde küçük çaplı yangınların çıktığı fakat itfaiyenin bu yangınları kısa sürede söndürdüğü bilgisi alındı. 


Fırtına Arizona'nın her yıl Temmuz ortası ve Eylül'ün 30'una kadar yaşadığı muson sezonunun bir parçası.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Meksika'da kasırga: 19 ölü







Meksika'da kasırga: 19 ölü


Meksika'da etkili olan Arlene kasırgası nedeniyle 19 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.
Meksikalı yetkililer, Atlantik'te mevsimin ilk önemli kasırgası Arlene yüzünden oluşan toprak kaymalarına bağlı olarak 300 bin kadar kişinin de evsiz kaldığını açıkladı.
        
Meksika'da geçen yıl en kötü yağmur mevsimi kaydedilmiş, 125 kişi ölmüş, 1 milyon kadar kişi felaketzede durumuna düşmüş ve 4 milyar dolarlık has

25 Haziran 2011 Cumartesi

Montreal Protokolü







Ozon tabakasının incelmesi konusu ilk kez 1976 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)’nın Yönetim Konseyi’nde tartışılmıştır. UNEP ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün ozon incelmesini periyodik olarak değerlendirmek için kurdukları Ozon Tabakası Koordinasyon Komitesi (CCOL) sonrası, ozon tabakası konusundaki uzmanlar 1977 yılında bir toplantıda bir araya gelmişlerdir. Ozon tabakasını incelten maddelerin (OTİM) azaltılmasına ilişkin olarak ilk hükümetler arası temaslar ise 1981 yılında başlamış ve bu girişim Mart 1985’de Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi’nin kabulü ile neticelenmiştir. Viyana Sözleşmesi, araştırma, ozon tabakasının sistematik gözlenmesi, CFC üretiminin izlenmesi ve bilgi paylaşımı hususlarında hükümetler arası işbirliğinin sağlanmasını teşvik etmiştir. Sözleşme tarafları, ozon tabakasının yapısını değiştiren insan kaynaklı faaliyetlere karşı ve çevre ve insan sağlığını korumaya yönelik olarak genel önlemler almakla görevlendirmektedir. Yasal bağlayıcılığı olan kontrolleri veya hedefleri içermeyen bir çerçeve sözleşmedir.

Sözleşme üzerindeki anlaşmayı takiben, vakit kaybedilmeden ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlayacak olan bir protokol üzerinde çalışmalar başlatılmıştır. Eylül 1987’de Ozon Tabakasını İncelten Maddeler İlişkin Montreal Protokolü kabul edilmiştir. 1985 yılında Antartika üzerindeki ozon deliğinin tespit edilmesi ile hükümetler, birçok CFC’nin ve bazı halonların üretimini ve tüketimini azaltacak katı önlemlere ihtiyaç olduğu yargısına varmışlardır. Montreal Protokolü, periyodik olarak yapılan bilimsel ve teknolojik değerlendirmeleri temel alarak azatlım takviminin revize edilebileceği şekilde oluşturulmuştur. Bu teknik ve bilimsel değerlendirmeleri takiben, söz konusu Protokole ait takvimdeki azatlımın hızlandırılması için 1990’da (Londra),1992’de (Kopenhag), 1995’de (Viyana), 1997’de (Montreal), 1999’da (Pekin) ve 2007’de (Montreal) tekrar düzenlenmiştir. Ayrıca bu düzenlemeler, yeni kontrol maddelerinin ve yeni önlemlerin de anlaşmaya dahil edilmesine neden olmuştur. 196 ülkenin taraf olduğu Montreal Protokolü, çevre konusunda oluşturulmuş en başarılı çok taraflı anlaşma olarak tanımlanmaktadır.  Haziran 1990 yılında, Londra’da protokolün büyük bir başarısı olarak görülen ve gelişmiş ülkelerin katkıları ile oluşturulan bir "Çok Taraflı Fon (MLF)" kurulmuştur. Bu fon, gelişmekte olan ülkelerin endüstrisine; OTİM'lerin giderilmesine yönelik projelerde teknik uzmanlaşma, yeni teknolojiler ve ekipmanlar için kullandırılmaktadır.
Türkiye;
protokole 19 Aralık 1991 tarihinde taraf olmuştur ve tüm değişikliklerini kabul etmiştir. Protokole ilişkin ulusal ve uluslararası çalışmaların izlenmesi Ulusal Odak Noktası görevini yürüten Çevre ve Orman Bakanlığı’nın koordinasyonunda gerçekleştirilmektedir. Ülkemiz Montreal Protokolünün uygulanmasında en başarılı ülkeler arasında yer almaktadır.
12 Kasım 2008 tarih ve 27052 sayılı Resmi Gazete’de “Ozon Tabakasını İncelten Maddelerin Azaltılmasına İlişkin Yönetmelik” yayımlanmıştır.
Bahse konu Yönetmelik ile;
            CFC Gazlar:
Ø      Kloroflorokarbon (CFC) kullanımı 2006 itibarı ile sıfır tona indirilmiştir. 01/01/2008 tarihinden itibaren zorunlu kullanım alanları da dahil olmak üzere tüm ithalatı yasaklanmıştır.
Ø      Tarım alanlarında yaygın olarak kullanılan geniş etkili bir pestisit olan metil bromür (CH3Br) kontrolü Tarım ve Köy işleri Bakanlığınca yapılmaktadır.
            Halonlar:
Ø      Halonların ithalatı 01/01/2008 tarihinden itibaren yasaktır. Ancak rehabilite edilmiş halon kullanılabilir. Türkiye Halon Bankası (TÜHAB) 31/12/2011 tarihine kadar iç piyasadaki talebin karşılanmasına ilişkin faaliyet gösterecektir.
Ø      01/01/2012 tarihinden itibaren 31/12/2015 tarihine kadar sadece zorunlu kullanımı serbesttir.
     HCFC Gazlar:
            Ülkemiz; Kloroflorokarbon (CFC) grubu gazların kullanımına son verilmesinde olduğu gibi, Hidrokloroflorokarbon (HCFC) grubu gazların da kullanımına son verecektir.
Ø      HCFC grubu gazların ithalatı 2007 yılı ithalat miktarları baz alınarak 1/1/2009’dan itibaren kotaya tabidir.
Ø      Bu maddeler bir takvim çerçevesinde azaltılarak 1/1/2015 tarihinde servis amaçlı kullanımları hariç ithalatına son verilir.
Ayrıca;
Ø      Bahse konu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren OTİM’lerden herhangi birini üretmek, bunları kullanarak üretim yapan yeni tesis kurmak ve kapasite arttırmak üzere tesis veya ünite kurmak yasaktır.
Ø      CFC’ler, CCl4 ve Metil Kloroform maddelerini kullanarak Ek-4’te belirtilen kullanım alanları için üretim yapılması ayrıca, Ek-5'te yer alan ve bu maddeleri içeren ürünlerin ithalatı yasaktır.
Ø      1/1/2010 tarihinden itibaren Ek-5'de yer alan HCFC’leri (R22, R141,R142) içeren ürünlerin ithalatı yasaktır.
Ø      Ozon tabakasını incelten maddelerin ithalatı için Çevre ve Orman Bakanlığınca Kontrol Belgesi düzenlenmektedir.

Kyoto Protokolü






Aralık 1997’de Kyoto’da gerçekleştirilen BMİDÇS 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Protokol, Sözleşme’nin amaç ve kurumlarını paylaşmaktadır. Bununla birlikte, iki anlaşma arasındaki en önemli ayrım, düzenledikleri yükümlülüklerin hukuki niteliği ile ilgilidir. Sözleşme sanayileşmiş ülkelerin sera gazı salımlarını stabilize etmeleri yönünde bağlayıcı olmayan bir yükümlülük tanımlamışken, Protokol sanayileşmiş ülke Taraflarına bağlayıcı sera gazı salım sınırlama ve azaltım yükümlülükleri getirmiştir. Protokolün ülkelerin onayına ve uygulamasına hazır hale getirilmesi için gerekli ayrıntılı uygulama kuralları 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. “Marakeş Uzlaşmaları” olarak adlandırılan bu kurallar 2005 yılında Protokol’ün 1. Taraflar Toplantısı’nda onaylanmıştır. 16 Şubat 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne Mayıs 2010 itibariyle 191 ülke ve Avrupa Birliği taraftır.
Protokol, Sözleşme’nin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi” uyarınca Taraflar arasında yükümlülükler açısından yaptığı ayrımlaştırmayı izleyerek, gelişmiş ülkelere bağlayıcı salım azaltım yükümlülükleri getirmiş ve onlara daha ağır bir yük vermiştir. Protokol EK-B listesinde yer alan EK-I Tarafları için, salım hedefi olarak da bilinen, sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülükleri belirlemiştir. Protokolün EK-B listesinde yer alan EK-I Tarafları, 38 sanayileşmiş ülke ve Avrupa Topluluğu’nu içermektedir. Protokol ayrıca, EK-B’de listelenen gelişmiş ülke Taraflarının 2008-2012 yılları arasını kapsayan ilk yükümlülük döneminde toplam sera gazı salımlarını 1990 düzeyinin % 5 altına indirmelerini öngören, toplu bir hedef veya tavan koymuştur. EK-I Tarafı ülkelerin bireysel salım hedefleri “tahsis edilmiş miktar” olarak tanımlanmaktadır ve EK-B’de gösterilmektedir. Bu Taraflar salım sınırlama veya azaltım yükümlülüklerini yerine getirmede Protokol kapsamında oluşturulan “esneklik mekanizmaları”ndan da yararlanabilmektedir.
Kyoto Protokolü’nün kapsadığı altı sera gazı ve salım kaynakları Protokol EK-A’da sıralanmıştır.
Türkiye

Türkiye, bir OECD üyesi olarak, BMİDÇS 1992 yılında kabul edildiğinde gelişmiş ülkeler ile birlikte Sözleşme’nin EK-I ve EK-II listelerine dâhil edilmişti. 2001’de Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan 26/CP.7 sayılı Kararla Türkiye’nin diğer EK-I Taraflarından farklı konumu tanınarak, adı BMİDÇS’nin EK-II listesinden çıkarılmış fakat EK-I listesinde kalmıştır. Türkiye 24 Mayıs 2004’te 189. Taraf olarak BMİDÇS’ne katılmıştır.

Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur. Protokol kabul edildiğinde BMİDÇS tarafı olmayan Türkiye, EK-I Taraflarının sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüklerinin tanımlandığı Protokol EK-B listesine dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla, Protokol’ün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci yükümlülük döneminde Türkiye’nin herhangi bir sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüğü bulunmamaktadır.

23 Haziran 2011 Perşembe

Libya yapay nehir projesi





    

  Tekfen, Libya'da, Al Kufra-Tazerbo Büyük Yapay Nehir Projesi'nin yapımına başladı. 480 milyon dolarlık proje, Sahra'da, çölün bin metre altında bulunan buzul çağından kalma bir su rezervinin kentlere taşınmasını amaçlıyor. Al Khufra ile Tazerbo arasında her biri 7.5 metre uzunluğunda, 4.5 metre çapında ve yaklaşık 72 ton ağırlığında öngörmeli beton boru ile toplam 380 km'lik su nakil boru hattı inşa ediliyor. Proje 2011'de bitecek.




1.       Proje dünyanın en büyük su nakli projesidir.
2.       Bu proje ile Libya’nın güneyindeki yer altı sularının kuzeydeki tarımsal alanlara taşınması amaçlanmaktadır.
3.       Bu sayede kuzeyde tarımsal üretimin artacağı ümit edilmektedir.

Manş Tüneli






Manş Tüneli, İngiltere ile Fransa'yı denizden birbirine bağlayan tünel. Manş Denizi'nin tebeşir kayalarından meydana gelen tabanında kolayca tünel açılabilceğini düşünen bir Fransız mühendis, 1802'de Dover Boğazı'nda iki kıyıyı birleştiren bir tünelin yapılmasını teklif etti. Napolyon tarafından beğenilen teklif savaş yüzünden askıya alındı. Bu tür teklifler 19. yüzyılda defalarca gündeme geldi. 1880'li yılların başlarında bazı özel kuruluşlar iki kıyı arasında bir demiryolu tüneli yapmak için kazılara başladılar. Tünel 1800 m'ye ulaştığında basının, İngiltere'nin güvenliği açısından projenin tehlikeli olduğu hakkındaki kampanyaları yüzünden yapım durduruldu.
Fransa ve İngiltere hükümetleri 1960'lı yılların ortalarında tünelin yapılması için tekrar anlaştılarsa da daha sonra yüksek maliyetleri gerekçe gösteren İngiltere, 1970'li yıllarda yapımı durdurdu. Bu süre içinde tünelin her iki taraftan 2,4 km'lik kısmı kazılmıştı. Manş Tüneli 1986'da tekrar gündeme geldi. Proje Fransız ve İngiliz firmalarından meydana gelen bir konsorsiyum tarafından çok sayıda bankadan borç alınarak ve hisse senedi çıkarılarak finanse edildi. Dover ile Calais'yi birbirine bağlayan tünel 50.5 kilometre (31.4 mil) uzunlukta olup, 6 Mayıs 1994'te tünel açılışı yapıldı.
14.000 işçinin görev aldığı bu projede, milyonlarca metrik tonluk taş, toprak ve çamurun atılması için kazı makineleri kullanılmıştır. Bunlardan iki kazıcı ile kanalın iki ucundan kazmaya başlamıştır. Her biri bir lazer ışını yardımıyla yönlendirilmiştir.Tünel, Fransa ve İngiltere ortak yapımıdır.

Tünelin su altındaki bölümünün uzunluğu 38 kilometredir.

TOPRAĞIN BİTTİĞİ YER







Türkiye'nin yüzde 89'u erozyon ve buna bağlı çölleşme riskiyle karşı karşıya... Otlar, çalılar, ağaçlar, sert esen rüzgâra ve akıp giden suya inat, toprağa tutunmaya çalışıyor. Toprağı savunan son bitkiler de giderse çölleşme kaçınılmaz olacak. Karapınar'da bir kumul tepesinin üstüne çöktüm. Arkamdan esen rüzgâra kapılmış kum taneleri yanaklarımı zımparalıyor. Omuzlarımdan sekerek gövdemin gölgesinde, önümde yığılıyor. Elimi uzatıyorum ve avcumun ayasında toplanan kumları seyrederken aklıma William Blake'in dizeleri geliyor: Dünyayı görmek için bir kum tanesinde/ Ve cenneti bir yaban çiçeğinde/ Tut sonsuzluğu avcunun içinde/ Ve ebediyeti bir saatin içinde... Çöl ve cennet arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu görmenin en kolay yollarından biri Konya ovasındaki Karapınar ilçesinin güneybatısında yer alan çölleşme ile mücadele alanına gitmek. TEMA Vakfı (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) Konya temsilcisi Namık Ceyhan'ın anlattığına göre, "Karapınar, şiddetli rüzgâr erozyonu nedeniyle 1960'lı yıllarda göç tehlikesi ile karşı karşıya kalmış. Kumların rüzgârla taşınması sonucu kumul tepeleri yükselmiş, oluşan toz bulutları nedeniyle mera ve tarım arazileri verimliliğini kaybetmiş. Kum ve toz fırtınaları makineleri bozmuş, solunum hastalıkları baş göstermiş, çocuklar okula gidemez olmuş. Rüzgârla kalkan toz bulutları Konya-Adana karayolunda trafiği aksatmış hatta bazen yolun kapanmasına neden olmuş. Ve halk bölgeyi terk etmeye başlamış"... Çölleşme, doğal iklim değişimleri ya da insanın doğayı tahribatı sonucunda kurak bölgelerin, çöl koşullarını taşıyan ekosistemlere dönüşmesiyle meydana geliyor. Ankara'ya kadar genişleyip bütün Anadolu'yu tehdit edeceği düşünülen Karapınar'daki çölleşme ise bugün özverili çalışmalarla durdurulmuş durumda. Ancak erozyon ve buna bağlı çölleşme Türkiye'yi tehdit etmeye devam ediyor. Yapılan hesaplara göre Türkiye'nin yüzde 89'unda hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olmak üzere erozyon ve buna bağlı olarak çölleşme riski var. Erozyonla her yıl kaybolan toprak miktarının bir milyar tonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bunun yarısından çoğu tarım alanlarından gidiyor. TEMA Vakfı Danışmanı Prof.Dr. Necmettin Çepel, "Eğer sadece buğday ekili alanlardan kayıp giden topraklarla başka bir yerde 40 cm derinliğinde tarlalar oluşturulsaydı burada yılda 100 milyon somun ekmek yapacak buğday yetiştirilebilirdi" diyor. TEMA Vakfı'ndan Celal Ergün ise "Yediğimiz gıdaların yüzde 78'ini doğrudan sağlayan toprağın erozyona uğraması, tuzlanması ve bunların sonucunda çölleşmesi gıda güvenliğimizi tehlikeye atıyor" görüşünü savunuyor. Bu son derece büyük tehlikenin Karapınar'da olduğu gibi önüne geçmek mümkün, fakat bunun için sorunun kökenine inmek gerek. Karapınar halkı için ekmek teknesi olan, büyük sürüleri besleyip, verimli tarım alanlarını barındıran topraklar nasıl oldu da böylesine büyük bir çölleşme tehdidi ile karşı karşıya kaldı ve hangi nedenler onları topraklarını terk etmeye kadar götürdü? Eski TOPRAKSU Konya Araştırma Enstitüsü Müdürü Bahri Çelik, bunun nedenini birçok etkenin bir araya gelmesi olarak açıklıyor: "Karapınar bölgesi eski bir göl yatağı. Buradaki kumlar gölün kuruması nedeniyle zamanla yüzeye çıkmış. Kumların üstünde tutunan otlar özellikle küçükbaş hayvancılığın yaygın olduğu bölgede, dipten ve aşırı otlatma sonucu ortadan kalktı, meralar tahrip oldu. Hayvanların yemediği fakat toprağı tutan geven, tapir, sığır kuyruğu ve benzeri bitkiler de yakacak olarak kullanılmak üzere söküldü. Tarım arazilerinde ise toprağı tam devirerek işleyen pulluklar ve toprağı parçalayan diskler kullanıldı ve kumlu topraklar gevşedi". Anlaşılan, sorumluluğun önemli bir kısmı toprağı koruyacak önlemleri ve yöntemleri uygulayamayan yöre halkında. Bölgenin iklim koşulları da cabası... Yıllık ortalama yağış sadece 275 mm ve bitkilerin hızlı bir şekilde yeniden gelişimine uygun değil. "Topraklar çıplak kalınca," diyor Çelik, "Güney-güneybatı yönünden esen ve hızı zaman zaman saatte 110 kilometreye çıkan rüzgârlar çölleşmeye neden oldu". Bütün bu koşullar Karapınarlıları çözüm yolları aramaya götürmüş. Karapınar Kaymakamlığı, tehdidi kamu kurumlarına anlatmış. Ve sonunda 1962 yılında çölleşme ile mücadele başlamış.