23 Haziran 2011 Perşembe

Orman Yangını





Orman Yangını, serbest yayılma eğiliminde olan ve ormanda yaşama birliği içinde bulunan canlı ve cansız blimum varlıkları yakarak yok eden ateştir. Yanma olayı ISI , OKSİJEN veYANICI Maddelerinden oluşan üç faktörün bir arada olmasıyla meydana gelir.

   Yangının sönmesi için de bu üç faktörden birinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yanma olayi için, Isının 260-400 C' den, Oksijenin % 15' den fazla olması ve yeteri miktarda yanıcı maddenin bulunması şarttır..

YANGIN TÜRLERİ

   Ülkemizde iki çesit orman yangını vardır. Bunlar örtü ve tepe yangınlandır. Üçüncü bir orman yangını türü olan toprak yangını ise Ülkemiz için önemli değildir.

Örtü Yangını:
Orman toprağını örten ölü ve diri örtüyü yakan yangındır. (Ot, çayır, funda, fide, fidan, yaprak, yosun. humus, kuru dal, kütük, devrik kesim artıklan v.s.) Meşcere asli ağaçlarına çoğunlukla zarar vermez ancak toprağı örten yanıcı maddelerin yoğun olması halinde zarar verebilir.Bunun içinde yanan sahanın yangın sonrası takip ve kontrol edilmesinde fayda vardır.

Tepe Yangını:
Ağaç ve ağacçıkların tepelerini de yakarak ilerleyen yangındır. Bu yangın türünde istisnalar hariç ormanın ortüsü. ağaçlarının gövdeleri ve tepeleri çeşitli şiddetle yandığından ağaçlar genellikle kuruyarak meşcere canlılığını kaybeder. En tehlikeli yangın türüdür.

YANGININ ÇIKI&
#350; NEDENLERİ


Eldeki istatistik bilgilerine göreYangının çıkmasına neden olan ateşin, ana faktörlerinin yıldırım ve insanların çeşitli faaliyetleri olduğunu göstermektedir. Insanın çeşitli faaliyetleri arasında: tarla çalışmaları (anız yakma, bag-bahçe temizliği), çöplerin ateşe verilmesi, enerji nakil hattı arızaları, piknik ve çoban ateşi v.s. sayılabilir.

Nedeni Bilinen Yangınlar:

Yıldırım. kasıt. ihmal ve dikkatsizlik olarak üç guruba ayrılır. Ayrıca nedeni tesbit edilemeyen yangınlar vardır ki bunlar oldukça fazladır. Böylece yangın çıkış nedenlerini.

1-Yıldırım,
2-Kasıt,
3-İhmal ve dikkatsizlik,
4-Nedeni bilinmeyen olmak üzere 4 grupta toplamak mümkündür.

YANGINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1- Yanıcı Madde
2- Hava Halleri (Iklim - Klima)
3- Topografik Yapı (Arazi Yapısı) dir.

   Yanıcı MaddeÖlü örtü, alt tabakada bulunan ot. çayır bitkileri, çeşitli çalılar, enkaz, kesim artıkları, agaç ve ağacçık v.s. dir. Yanıcı maddelerin inceliği-kalınlığı, miktarı, cinsi, devamlılığı ve rutubeti gibi özellikler yanma olayını etkiler.

Hava Halleri:

   Yağış, nisbi nem. sıcaklık ve rüzgar hızı yangını etkiler. Nisbi nemin saat 10.00' da % 40 ve daha düşük olması, nemin 1-2 saat gibi kısa zaman diliminde % 20' den fazla düşüş göstermesi hallerinde mutlaka yangın çıkmaktadır. Aynca rüzgar hızının 20 Km/saat ve üzerinde oluşu, kurak geçen yaz günleri yangını korukler. Bunun için yangın organizasyonu içindeki ilgililer Meteoroloji' den sıcaklık, nisbi hava nemi ve rüzgar hızını ihtiva eden hava raporunu her gün saat başı almalıdırlar.

Topografik Yapı:

   Bakı, yükseklik, arazi meyili, arazi şekli (roliyef), dar dere, kutu derelerdir. Doğrudan deniz rüzgarlarına açık alanlar, ada, yarımada durumunda olan sahalarda yangın surat kazanır, bakı durumuda: yangın tehlikesi yönünden güney, batı, doğu ve kuzey yamaçlar olmak üzere öncelik sıralaması yapılır.

ORMAN YANGINLARI İLE MÜCADELEDE KORUYUCU TEDBIRLER

   Yangının çıkmasına engel olmak veya çıkacak yangınların sayılarının azaltılması için önceden alınan ve devamlılık gerektiren tedbirler.

HALKIN EĞİTİMİ

*Okul, camii, köy ve kışlalarda orman yangınları ile ilgili Orman İşletme şefleri ,Orman İşletme Müdürleri ve uzmanlarımızca eğitim verilmeli.
*Broşürler dağıtılarak, gazete ve dergilerde yazılar yayınlanmalı.
*Radyo ve TV programları düzenlenerek, bu konuda mümkün oldugu taktirde orman radyo ve televizyon istasyonu kurulmalı.
*Orman ve orman yangını konusunda yarışmalar düzenlenmeli (Şiir, resim, fotograf, kompozisyon, senaryov.s.)
*Orman içinden veya kenarından geçen Karayolu, Köy yolu ve orman yolu kenarlarına, piknik alanlarına yangın ikaz levhaları, veciz sözler ihtiva eden tabolalar konulmalı.
*İlçe ve beldelerde özellikle ilçenin pazarı olan günlerde anız yakılmaması için hapörlör ile halka duyuru yapılmalı.
*Kritik günlerde orman içi ve konan köylere caydırıcı, ikaz edici el afişleri dagıtılmalı.
*Karayolları ve trafik ekiplerince; orman içi vc kenarı yollarda, yanan sigara atılmaması için uyarıcı anons yapılmalı.
*Çıkan yangını haber vermek üzere Orman teşkilatının telefon numaraları Kaymakamlık, Karakol ve Muhtarlıklara bildirilmeli.
*Toplumda mevki ve söz sahibi sevilen kişilere orman yangını konusunda radyo ve televizyonda programlar düzenlenmeli, basına orman yangını konusunda yazı yazmaları saglanmalı.

HALK ORMAN İLİŞKİLERİNİ DÜZENLEMEK
*Orman içi ve kenarında bulunan vatandaşlar, mevcut işlerden öncelikle istifade ettirilmeli.
*Orman içi ve kenarında bulunan vatandaşlaın ihtiyaçları (yapacak, yakacak) zamanında karşılanmalı.
*Vatandaşlara, her konuda adil davranılmalı.
*Vatandaşa projeye dayalı kredi imkanı saglanmalı.
*Vatandaş karşı talebi olumsuzda olsa nezaket kuralları içinde davranılmalı.

KAMU KURULUŞLARI İLE YAPILACAK YARDIMLAŞMA VE İŞBİRLİĞİNE İLİŞKİN HUSUSLAR
Her yıl mart ayı sonuna kadar Orman Yanginlarının önlenmesi ve Söndürülmesinde görevlilerin Görecekleri işler hakkındaki yönetmenlik gereğince illerde Vali,içelerde kaymakam başkanlığında kurulan Orman Yangınları ile Mucadele Komisyonu toplanır.Bu toplantıda alınan kararlar ilgili Kuruluşlara tebliğ edilmeli..

21 Haziran 2011 Salı

KUM FIRTINASI





Kum fırtınası, bitki örtüsünün olmadığı ya da çok zayıf olduğu, çöller ile kurak, yarı kurak özelliklere sahip ve yan çöl görünümündeki yerlerde gö­rülmektedir. Kum tanecikleri toz taneciklerinden daha büyük ve daha ağır ol­dukları için, kolayca yükselemezler. Bu nedenle kum fırtınaları yeryüzüne yakın seviyelerde daha etkili olmaktadır. Kumun hızlı rüzgârlarla bir yerden başka bir yere taşınmasıyla, kar fırtınalarında görülen kar yığınları gibi kum yığınları oluşmaktadır. Bunun için canlı ve cansız çevre üzerinde, kum fırtınalarında da, kar fırtınalarında ortaya çıkan benzer sorunlar yaşanmaktadır. Afet derecesine dönüşebilen etkili bir kum fırtınasında yaşanan sorunları aşağıdaki şekilde sıra­lamak mümkündür.
   Yerleşim birimlerinde evlerin ve çitlerin önünde çok kalın (4 metreye ula­şabilen) kum yığınları oluşmakta hava alanları, kara ve demir yolları kum ör­tüsüyle kaplanmaktadır.
   Çoğunlukla görüş uzaklığı son derece kısıtlanmakta, ulaşım aksamakta veya durmakta, yerleşim birimleriyle bağlantı kesilmektedir.
   Kara ve hava ulaşımında görüş koşullarından ve araçların motor sistem­lerinin kumdan etkilenmesiyle, büyük can ve mal kaybına neden olan kazalar olmaktadır.
   Açıkta bulunan ve bir kapalı yere ulaşma şansı olmayan insanlar ve hay­vanlar nefes almakta güçlük çekmekte hatta havasızlıktan yaşamını yitirmek­tedir.
   Kum fırtınalarıyla verimli topraklar taşınmakta veya bu toprakların üze­ri başka yerden taşınan kumlarla kaplanmaktadır. Bunun sonucunda toprakla­rın verimi düşmekte ya da çölleşmeye doğru bir gidiş olmaktadır. Dünyanın be lirli bölgelerinde yaşanan hava kirliliğinin bu olaylarla büyük ilişkisi olduğu bilinmektedir.
   Yine kum fırtınalarında görülen şiddetli rüzgârlar, canlı çevrenin yanın­da cansız çevreye de büyük zarar vermektedir. Bu bağlamda bütün doğal var­lıklar ve beşerî yapılar, bu arada tarihî eserler şiddetli rüzgârdan ve taşınan kumdan tahrip olmaktadır.
   Daha önce de belirtildiği gibi etkili kum fırtınaları daha çok, bitki örtüsü­nün son derece zayıf olduğu alanlarda, toz fırtınalarında açıklandığı gibi çeşit­li nedenlerle gelişen bir fırtına sistemi içinde görülmektedir. Nitekim bu tip fır­tınaların en yoğun olarak görüldüğü ve afete dönüştüğü yerler, Ortadoğu, Orta ve Kuzey Afrika, Orta Asya, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika'nın bitki örtüsünün az olduğu çöl bölgeleri ile kurak ve yarıkurak bölgeleridir. Çünkü bitkilerin kumu tutma ve rüzgâr şiddetini azaltma özelliği bu tip fırtınaların olu­şumunu ve zararlarını sınırlamaktadır. Bunun tersi özelliğe sahip olan yerlerde, fırtınalar daha etkili olmaktadır.
   Özellikle çöllerde, killi parçacıkların tuz billurlarıyla çimentolaşması sonu­cu oluşan kumların oluşturduğu kumullar çok geniş alanlan kaplamaktadır. Erg adı verilen ve bu şekilde oluşan kumullar ise, çok geniş alanları kaplayan ve genellikle şeritler hâlinde uzanan oluşumlardır.
   Kum fırtınaları hem dikey, hem de yatay yönde etkili olmaktadır. Kumlar dikey anaforlara bağlı olarak atmosfer içinde bazen kilometrelerce yükselmek­tedir. Hatta taşınan kumun ağırlığına, rüzgârın şiddetine ve atmosferin karar­sızlık derecesine bağlı olarak tropopoz seviyesine kadar çıkabilmektedir. Bu­nun için kum fırtınalarının havacılıkta çok önemli ve özel bir yeri vardır. Özel­likle çöl üzerinde değişik amaçlar için yapılan alçak seviye uçuşlarında, kum fır­tınaları uçuş güvenliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Yatay ve düşey görüşün tamamen kısıtlanmasından ve kum parçacıklarının motor kısmına gir­mesinden dolayı, çok büyük kazalar olmaktadır.
   Yatay yönde gelişen, kum fırtınaları daha çok yeryüzüne yakın küçük ve türbiyoner hareketler şeklinde düzenli akımlar biçimindedir. Yeryüzündeki rüz­gârın hızı arttıkça bu tip fırtınaların da şiddeti artmaktadır. Bu fırtına genellikle toz fırtınaları gibi yer rüzgârının ortalama hızının 50 km/saate ulaştığı ve üzeri­ne çıktığı, hamleli rüzgârlarla ortaya çıkmaktadır. Bu durumlarda fırtına içinde ki görüş uzaklığı 500 metrenin altına hatta bazı durumlarda "0" metreye kadar düşmektedir. Bu durumda yaşam durmakta, büyük mal ve can kaybının görül­düğü afet derecesine ulaşan olaylar yaşanmaktadır..

TÜRKİYEDEKİ FIRTINALAR





Hemen her ülkede olduğu gibi, ülkemizde de halk arasında hızlı esen rüz­gârlara fırtına denilmektedir. Çoğu zaman metorolojide de bu anlamda kulla­nılmakla beraber, fırtınayı belirli bir hıza (63 km/saat veya daha fazla) ulaşan kuvvetli rüzgârlarla birlikte şiddetli yağışların ve diğer bazı önemli hava olayla­rının görüldüğü bir hava sistemi olarak tanımlamak daha doğrudur.
   Matematik konumu bilinen, hava kütleleri, basınç yapılan ve rüzgâr sis­temleriyle olan ilişkileri ile yerel fizikî coğrafya özellikleri nedeniyle Türkiye, kuvvetli rüzgârların yanında fırtına sistemlerinin de sıkça görüldüğü bir ülke­dir.
   Türkiye, Akdeniz havzasında yer alması ve etrafındaki denizler nedeniyle denizel, orografik yapısı ve denizden olan ortalama yüksekliği nedeniyle de ka­rasal özelliğe sahiptir. Ayrıca parçalanmış topografyası kısa mesafeler arasında­ki yükselti farkını arttırmaktadır.
   Bunun için deniz-kara, dağ-vadi arasındaki ısınma farkından ortaya çıkan, alçak ve yüksek basmç yapılarına bağlı olarak oluşan, yerel ve süreli rüzgârlar hemen her yerde ve her zaman görülebilmektedir.
   Bu rüzgârlar, zaman zaman yerel topografik özelliklere bağlı olarak, çok hızlı esmekte ve fırtına olarak tanımlanan hava sistemlerindeki rüzgar hızma ulaşabilmekte hatta bu değerleri aşabilmektedir. Nitekim ortalama rüzgârlı gün sayısı ile yıllık ortalama kuvvetli rüzgârlı günler sayısını gösteren grafikler ince­lendiğinde, Türkiye'nin rüzgâr potansiyelinin büyük olduğu görülür.
   Ancak burada kasdedilen rüzgarlar yukarıda sözü edilen yerel ve sürekli kuvvetli rüzgârlar değildir. Bunlar saatteki hızı 63 km veya daha fazla olan rüz­gâr ile birlikte, kuvvetli metorolojik olayların görüldüğü, zaman zaman doğal afete dönüşebilen hava sistemleridir.
b. Türkiye'de Görülen Fırtına Tipleri:
   Türkiye'de Tropikal fırtınaların dışında, bazıları çok küçük boyutta da olsa, hemen her tür fırtına, orta kuşağın cephesel siklonik fırtınaları, şimşekli gök gürültülü fırtınalar, tornadolar-hortumlar görülmektedir. Ancak bu fırtınala­rın çok büyük bir kısmı, başka bir yerde oluştuktan sonra belirli bir yol katederek geldiklerinden, küçük ve orta boyutta olan fırtınalardır. Bunlar özellikle de kışın daha sık görülmektedir.
Orta Kuşağın Cephesel-Siklonik Fırtınaları:
   Fırtına türleri içinde değişik bölgelerde farklı nedenlerle oluşarak soğuk mevsimde Türkiye'yi etkileyen orta kuşağın cephesel fırtınaları (siklonları), en sık görüleni ve en etkili olanıdır. Bu tip fırtınaların ilki Atlas Okyanusu'nun ku­zeyinde, İzlanda Adası civarında kutbi cephenin hareketlerine bağlı olarak olu­şan, doğuya ve güneye yönelerek, Avrupa'nın ve Akdeniz havzasının büyük bir bölümünü ve doğal olarak da Türkiye'yi Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz üze­rinden girerek etkileyen cephesel siklonik fırtınalardır.
   Akdeniz üzerinde, daha çok Cenova ve Adriyatik körfezinde oluşan ve kay­nak yerlerinden dolayı, Cenova ve Adriyatik depresyonları olarak anılan fı;rtı­nalar ile soğuk mevsimde batı ve orta Akdeniz'e kuzeyden gelen kutbi soğuk havayla güneyden gelen tropikal sıcak havanın karşılaştığı bölgede oluşan dep­resyonlar bu tip fırtınaların ikincisidir. Bunun için Akdeniz bir frontojenez (cephe oluşumu) ve siklojenez (siklon oluşum) alanıdır. Ayrıca Alp dağları da bu siklonların oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Burada oluşan bu sik­lonlar doğuya yönelerek batı bölgelerimizden başlamak üzere bütün yurdumu­zu da etkileyen fırtına sistemleridir.
   Bu tip fırtınaların üçüncüsü, Sibirya üzerinden Toros dağlarını aşarak gelen soğuk kutbî hava ile, doğu Akdeniz üzerinde bulunan ılık ve nemli havanın karşılaşmasıyla oluşan depresyonlar ve Batı ve Orta Akdenizden gelen Doğu Akdeniz Cephesel Siklonik Fırtınalarıdır. Bunlar da, güney kıyılarımız ile doğu ve güneydoğu bölgelerimizde çok etkili olan, kuvvetli rüzgârla birlikte yoğun yağış (yağmur, kar) bırakan fırtına sistemleridir.
   Yukarıda kaynak yerleri ve kısaca oluşum mekanizmaları açıklanan bu fır­tınaların büyük bir kısmı, atmosferin genel dolaşımına uygun olarak Türkiye'ye ulaşmakta, farklı biçimde ve şiddette atmosferik olaylara neden olmaktadır. An­cak bunların Türkiye üzerindeki olumsuz etkileri, fırtınanın kaynak bölgelerin­deki şiddetine, izledikleri yolun uzunluğuna, geçtikleri yerlerin topografik özelliklerine, kara ya da deniz üzerinden geçmelerine bağlıdır.
   Bu tip fırtınaların etkisiyle ülkemizde, çok şiddetli rüzgârlara ve kuvvetli yağışlara bağlı olarak oluşan, deniz kabarması, sel, çığ, tipi, ve heyelan gibi olayların sonucunda büyük can ve mal kayıplarının görüldüğü afetler yaşan­maktadır. Ancak bu atmosferik tehlikelerin afet haline dönüşmesinde insanla­rın çeşitli etkinliklerinin de çok önemli bir etken olduğunu belirtmek gerekir.
   Bu fırtına sistemlerinin hemen hepsi önemli ve tehlikeli hava olaylarına ne­den olurken bunların içinde, Akdeniz depresyonlarının ayrı bir önemi vardır. Çünkü bunlar, kuvvetli rüzgârlarla ve taşıdıkları bol nemin neden olduğu şiddetli yağmur ve kar sağanağı türü yağışlarla Karadeniz bölgesi dışında bütün bölgelerimizde büyük afetlerin yaşanmasına neden olmaktadır.
   Örneğin, 4 Kasım 1995 tarihinde görülen fırtınada, İzmir'de 3 saat 54 daki­kalık süre içinde, metrekareye 100 kg'den fazla yağış düşmüş, rüzgârın hızı 85 km/saate ulaşmıştır. Yaşanan sel, taşkın ve su baskını olayında 322 konut yıkıl­mış, 1000 bina zarar görmüş 63 kişi yaşamını yitirmiş, çok büyük ekonomik ka­yıp yaşanmıştır. Yine 2001 Aralık ayında Akdeniz Bölgesini etkileyen bu tür fır­tınada Antalya ve Mersin'de etkili sel olayları yaşanmış, büyük mal ve can ka­yıpları görülmüştür.
   Ülkemizde etkili olan ve yukarıda açıklanan bu tip fırtınalar, fırtına sistemi içindeki, en şiddetli ve etkili rüzgârın yönüne göre, Karayel, Lodos ve Poyraz fırtınaları olarak adlandırılmaktadır.
   Karayel fırtınası; kutbî cephe ve bunlarla ilişkili depresyonlardır. Balkan­lardan ve Karadeniz üzerinden kuzeybatılı akışlarla Türkiye'yi etkileyen bu sistemde çok soğuk havanın yanında hızı 80-85 km/saat arasında değişen kuv­vetli rüzgârlar görülür. Trakya, Marmara ve Batı Anadolunun kuzeyi ile yurdun iç kesimlerinde, kuvvetli ama çok uzun sürmeyen yağışlar etkilidir. Yağış­lar kıyılarda yağmur, iç kesimlerde kar şeklindedir. Özellikle bu tip fırtınalar, Trakya, Marmara, Karadenizin iç ve kıyı bölgelerinde çok kuvvetli rüzgâr ve yoğun kar yağış nedeniyle değişik türde ve boyutta afetlerin yaşanmasına ne­den olmaktadır.
   Lodos fırtınaları; yine kutbi cephenin akdeniz üzerine inmesiyle görülen veya Akdenizde oluşan ve genellikle Türkiye'yi güneybatı yönünden esen kuv­vetli rüzgârlarla etkileyen cephesel depresyonlar (siklonlar)dır.Bu tip fırtınalar, Türkiye'nin büyük bir bölümünde, özellikle de Ege, Mar­mara ve Akdeniz bölgelerinin kıyı kesimlerinde, hızı 90-100 km/saate ulaşan şiddetli rüzgâr ile birlikte, çok kuvvetli gök gürültülü sağanak yağışlara neden olmaktadır. Bu fırtına süresince mevsime göre, nisbeten ılık bir hava yaşanırken, kıyılarda sel ve taşkınlara neden olabilecek nitelikte çok kuvvetli sağanak şek­linde yağmur, iç kesimlerde ve yükseklerde yoğun kar yağışları görülür. Bunun yanında, belirli yerlerde daha önce büyük örtü oluşturmuş karın, bu fırtınanın getirdiği ılık ve yağışlı hava sonucunda erimesiyle de, yine sel, çığ ve heyelan gi­bi doğal afet görülebilir.
   Kışın, poyraz fırtınaları olarak adlandırılan fırtınalar ise; Sibirya oluşumlu, çok soğuk ve kuru karasal kutbî hava kütlelerinin, kuzey ve kuzey doğulu akış­larla (sibirya antisiklonu ile) Doğu Akdeniz'e inmesi ve nemli tropikal hava küt­lesiyle karşılaşması sonucu oluşan, cephesel depresyonlarla ilişkilidir. Bu fırtına sisteminde en şiddetli rüzgârlar, yurdun büyük bir bölümünde kuzey, kuzey­doğu yönlerinden oldukça soğuk olarak eseR. Bu akışlara bağlı olarak doğu Akdenizde oluşan alçak basınç ve cephe sistemlerinin kuzeydoğuya hare­ketiyle, Lodos fırtınasına dönüşen fırtına ülkemizin özellikle, Akdeniz ile Gü­neydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yoğun yağışlara neden olur. Kıyılar­da şiddetli gök gürültülü sağanak yağışlar ve hızı çok yüksek değerlere ulaşan rüzgârlar görülürken, iç kesimlerde tipi şeklinde yoğun kar yağışı hakimdir. Bu­nun sonucunda büyük boyutta doğal afetler sel, çığ, heyelan v.b. yaşanabilir.
Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı Fırtına (Oraj) lar:
   Türkiye'de görülen ikinci tip fırtına şimşekli, gök gürültülü sağanak yağışlı fırtınalar'dır. Bunlar daha önce açıklandığı gibi yerel özelliklere bağlı olarak, çok çabuk gelişen konvektif fırtına sistemleridir. Anî olarak başlayan ve kısa sürede bol miktarda su bırakan yağışlarla oluşan sel ve taşkınlar ile yıl­dırım ve büyük hızlara erişebilen rüzgâr büyük can ve mal kayıplarına neden olabilmektedir.
   Bu tip fırtınalar, siklonik fırtınalara bağlı olarak görülebildiği gibi, ülkemi­zin fizikî coğrafya özelliklerine bağlı olarak da, çok sık görülmektedir. Hatta Türkiye orta kuşak ülkeleri arasında, orajların en sık görüldüğü ülkelerin başın­da gelmektedir. Çünkü Türkiye hem denizel hem de karasal özelliğe sahiptir. Aynı zamanda cephe hareketlerinin ve bunlarla ilgili depresyonların da sıkça görüldüğü bir ülkedir. Yine, yerel orajların oluşumunda, çok önemli bir etken olan uygun orografik yapıya sahiptir. Bu nedenlerden dolayı, atmosferin aşağı kısımlarındaki sıcak ve nemli havanın anî olarak yükselmesi için, uygun koşullar vardır. Yani denizler üzerinden gelen nemli ve sıcak hava, hemen kıyı­dan itibaren yükselen dağlar üzerinde ya da bir soğuk cephe üzerinde yüksele­rek orajlara neden olabilmektedir.
   Yine karasallık özelliği nedeniyle, geçiş mevsimlerinde (ilkbahar, yaz baş­ları sonbahar sonlan) yere yakın seviyelerdeki hava çok ısınmakta ve etrafında­ki havaya göre yoğunluğu azalmaktadır. Bunun sonucunda bu kısımlardaki ha­va hızla yükselmekte ve belirli bir seviyede yoğunlaşarak dikey gelişimli kümü­lüs (Cu) bulutları, eğer yükselme hızı fazlaysa, kümülonimbus (Cb) bulutları oluşmaktadır. Bu bulutların gelişmesiyle de kuvvetli orajlar görülebilmektedir.
   Sonuç olarak, ülkemizin her bölgesinde, hemen her termik hava akımlarıy­la, hem de nemli ve sıcak havanın cephe sathı boyunca ya da bir yükselti nede­niyle yükselmesiyle oluşan, orajlar görülmektediR.
   Orografik orajlar daha çok kıyı bölgelerimizde görülürken, termik orajlar kuvvetli karasallık özelliğine sahip iç ve doğu bölgelerimizde etkili olmaktadır. Cephesel orajlar ise hemen her bölgemizde görülen fırtınalardır.
   Ülkemizde görülen orajların büyük bir çoğunluğu, termik kaynaklıdır. Bu nedenle bunlar, daha çok sıcak dönemde, özellikle de nemli-ılık ilkbahar ayla­rında; şiddetli rüzgâr, şimşek, gökgürültüsü, yağmur ve dolu sağanağıyla bir­likte görülür. Bunlara soğuk mevsimde, atmosferin alt ve üst seviyeleri arasın­daki sıcaklık farkı az olduğu için (kararlı hava kütleleri) oldukça seyrek olarak rastlanır. Bu mevsimde görülen orajlar ancak kuvvetli soğuk cephelerle ilişkili olarak oluşmaktadır.
   Orajlar, deniz üzerinde çoğunlukla kışın ve geceleyin, karalar üzerinde ise, yazın ve gündüzün daha sık görülmekte ve daha etkili olmaktadır. İlkbahar ve sonbahar aylarında kuzeyden gelen serin hava, Karadeniz üzerinden geçerken ısındığından ve nem aldığından, Karadeniz bölgesinde orografik orajlar görü­lür. Yine Azor antisiklonunun hareketine bağlı olarak gelen kuzeyli akımların, Karadeniz dağlan üzerinde yükselmesiyle de bu bölgede yaz boyunca, bu tip fırtınalara çok sık olarak rastlanır.
   İç Anadolu'da ve Doğu Anadolu Bölgesi'nin birçok yerinde mayıs, haziran ve temmuz aylarında oluşan termik kaynaklı orajlar, kuvvetli sağanaklar ve şiddetli rüzgârlara bağlı olarak sel ve taşkın gibi olumsuz olaylara neden ol­maktadır.
   Akdeniz kıyı bölgeleri başta olmak üzere bütün kıyılarımızda, cephesel fa­aliyetlerin yanında, orografik nedenlerlede, kışın deniz üzerinden gelen nemli ve ılık havanın yükselmesiyle bu tip fırtınalar görülmektedir..

Kuraklık







TANIM
Bir bölgede nem miktarındaki geçici dengesizliğin o bölgedeki su kıtlığı ile ilişkisi olarak kabaca tanımladığımız kuraklık doğal bir iklim olayıdır ve herhangi bir zamanda herhangi bir yerde meydana gelebilir. Kuraktan nemli iklim tiplerine kadar her yerde görülebilir. Bununla beraber kurak iklimler nem eksikliğinden ve yüksek değişkenlikteki yağıştan dolayı kuraklığa karşı daha hassas konumdadırlar.
Ekstrem olaylar içinde kuraklık genellikle yavaş gelişir, sıklıkla uzun bir süreklilik gösterir ve atmosferik tehlikeler içinde tahmini en az olanı olması ile birlikte etkileri çok geniştir.
Kuraklık tabiatın gizli bir tehlikesidir. Genellikle herhangi bir mevsim veya bir zaman diliminde yağış miktarındaki azalmadan dolayı meydana gelir. Kuraklık hesaplamalarında bir bölgedeki yağış ve evapotranspirasyon (buharlaşma+terleme) arasındaki dengenin uzun süreli ortalaması göz önünde bulundurulmalıdır. Kuraklık zamanla (yağış mevsiminin başlamasında gecikmeler, ürün büyüme mevsimi- yağış zamanının ilişkisi) ve yağışların tesirleri ( yağış yoğunluğu, sayısı) ile ilşkilidir. Yüksek sıcaklık, şiddetli rüzgar ve düşük nem miktarı gibi diğer değişkenler bir çok bölgede kuraklıkta etkili olur.
Kuraklık yalnızca fiziksel bir olay veya bir doğa olayı olarak görülmemelidir. Onun, insan ve faaliyetlerinin su kaynaklarına olan bağımlılığı nedeniyle toplum üzerinde çeşitli etkileri vardır.
Uzun süreli kuru hava nem azlığı yaratarak bitki, orman ve su kaynaklarında azalmaya sebep olur ve neticede, ciddi çevresel, ekonomik ve sosyal problemlerin ortaya çıkar.
ÇEŞİTLERİ
Kuraklığın literatürde kullanılan üç çeşidi vardır.
1- METEOROLOJİK KURAKLIK Uzun bir zaman içinde yağışın belirgin şekilde normal değerlerin altına düşmesi olarak tanımlanır. Nem azlığının derecesi ve uzunluğu meteorolojik kuraklığı belirler ve bölgeden bölgeye gelişiminde farklılıklar gözlenir. Örneğin yağışın ve yağışlı gün sayısının belirli bir değerden az olması temeline dayanarak kurak periyotlar teşhis edilir. Bu hesap şekli nemli subtropikal iklimler gibi yıl boyunca yağış alan yerler için uygundur. Diğer iklim bölgeleri mevsimsel yağış paternleri ile karekterize edilir. Diğer bir tanım şekli yağışın aylık, mevsimlik veya yıllık toplamlarının ortalamasından olan farkları ile ilişkilidir.
2- TARIMSAL KURAKLIK Tarımsal kuraklık meteorolojik kuraklığın çeşitli özellikleri ile çok yakın ilişkilidir. Toprakta bitkinin ihtiyacını karşılayacak miktarda su bulunmaması olarak tanımlanan tarımsal kuraklık nem kaybı ve su kaynaklarında kıtlık oluştuğu zaman meydana gelir. Ürün miktarında azalmaya, büyümelerinde değişime ve hayvanlar için tehlikeye sebep olur.
3- HİDROLOJİK KURAKLIK Hidrolojik kuraklık yeraltı su kaynakları, yüzey suları veya yağış periyotlarının etkisi ile ilişkilidir. Meteorolojik kuraklığın uzaması durumunda hidrolojik kuraklıktan söz edilir. Uzun süreli yağış azlığının kaynak seviyeleri, yüzey akışı ve toprak nemi gibi hidrolojik sistemin bileşenlerinde kendisini göstermesidir. Yeraltı suları, nehirler ve göllerin seviyesinde keskin bir düşüşe sebep olur. İnsan, bitki ve hayvan yaşamı için büyük bir tehlike yaratır.Bir dönemde yaşanan yağış miktarında azalma toprak neminde hızlı azalmaya neden olacağı için tarımla uğraşanlarca hemen hissedileceği halde hidroelektrik santrallerinde bir süre etkili olmayacaktır. Hidrolojik kuraklıkta en önemli etken iklim olmasına rağmen arazi kullanımı (örneğin ağaç kesimi), arazinin verimsizleşmesi bölgenin hidrolojik özelliklerini etkiler. Bölgeler hidrolojik sistemleri ile birbirine bağlı oldukları için meteorolojik kuraklığın etkisi ile yağış kıtlığı yaşanan alanların sınırları daha genişleyebilir. İnsan aktiviteleri; arazi kullanımında değişim meydana getirdiği için meteorolojik kuraklığın frekansında değişim olmadığı halde su kıtlığının frekansında değişim meydana getirmesinden dolayı en önemli etken olarak gözlenmiştir.


ETKİLERİ
1- EKONOMİK ETKİLERİ
Üründe Kayıp
  • Ekin alanlarının verimliliğinin azalması
  • Böcek istilası
  • Bitki hastalıkları
  • Ürün kalitesinde düşüklük
Süt ve Çiftlik Hayvanları Kaybı
  • Otlakların verimliliğinin azalması
  • Halka açık otlakların kapatılması veya sınırlandırılması
  • Hayvanlar için suyun temin edilememesi veya pahalılığı
  • Hayvanlar için besin temin edilememesi veya pahalılığı
Kereste Üretiminde Kayıplar
  • Orman yangınları
  • Ağaç hastalıkları
  • Böcek istilası
  • Orman alanlarının verimliliğinin azalması
Balık Üretiminde Kayıplar
  • Balık yetiştirme alanlarına zararı
  • Suyun azalmasından dolayı yavru balıkların kaybı
Ulusal Büyümede Kayıp, Ekonomik Gelişmede Gecikme
Yiyecek üretiminde düşüş - Yiyecek stoklarında azalma
Finansal kaynak bulmada zorluk (Kredi riski)
Nehir ve kanalların denizciliğe olan katkılarında kayıp
Yeni ve ilave su kaynaklarının geliştirilmesindeki pahalılık
Suyun taşınmasındaki pahalılık
Çiftçi gelirlerinde kayıplar
Eğlence iş alanlarında kayıplar
Enerjide kaynak azalması
Tarımsal üretimin direkt bağlı olduğu endüstrilerde kayıplar
Üretimdeki düşüşe bağlı işsizlik
Hükümetlerin vergi gelirinde kayıplar
2- ÇEVRE ETKİLERİ
  • Toprakta su ve rüzgar erozyonu

  • Balık alanlarına zarar

  • Bitki alanlarına zarar

  • Suyun kalitesine etki

  • Hayvan kalitesine etki

  • Hayvan doğal yaşam alanlarına etki

  • 3- SOSYAL ETKİLERİ
  • Yiyecek kıtlığı

  • Yoksullukta artış

  • Göç

  • Sosyal huzursuzluk

  • Kırsal alanlardaki yaşam seviyesinde düşüş

  • ÖNLEMLER
    Kuraklık; normalin altında yağış, düşük toprak nemi, sıcak kuru hava gibi bir çok faktörün bileşiminin bir sonucudur. Bunun için sıcaklık, yağış, yüzey akışı, toprak nemi gibi ana iklimsel ve hidrolojik değişkenler düzenli olarak izlenmeli ve normal değerlerden olan sapmalarının trendi gözlenmelidir. Kuraklık indisleri formüle edilip limitleri tanımlandığında kuraklığı izlemek ve araştırmak için çok kullanışlı anahtar olacaklardır.
    KURAKLIK PLANLAMASI
    Rastlanılacak herhangi kurak bir dönem için yapılacak çalışmalar üç ana çalışma grubunda toplanmalıdır;
    1. İzleme Birimi: Klimatolojistler, hidrolojistlerden oluşur ve şu an ve gelecek için ne kadar suyun mevcut olduğunu izler.
    2. Etkileri İnceleme Birimi: Doğal kaynak yöneticilerinden oluşur. Tarım, belediyeler gibi çeşitli alanların ne kadar su eksikliğinden etkileneceğine karar verirler.
    3. Kuraklık Görev Gücü: Yüksek seviye resmi memurlardan oluşur, seçimle veya atama ile görev alırlar. Konu ile ilgili kanun yapma yetkileri vardır. Kuraklığın etkileri ve mevcut kaynaklar hakkında bilgi toplarlar.
    Kurklık Planlamasında 10 adım;
    1. Kuraklık görev gücü atamak
    2. Kuraklık planının önemi ve hedeflerine karar vermek
    3. Çeşitli su kullanıcıları arasında anlaşmazlıkları çözmek
    4. Doğal, biyolojik ve insan kaynaklarının finansal ve kanuni sıkıntılarını tesbit etmek
    5. İzleme, keşif ve cevap prosedürlerini hazırlamak
    6. Araştırma ve eğitim ihtiyaçlarını tesbit etmek
    7. Bilimsel ve kanuni eksikleri tamamlamak
    8. Kuraklık planını test etmek ve duyurmak
    9. Kuraklık ve su kaynakları konusunda medya ve halkı bilgilendirmek
    10. Kuraklık planını güncelleştirmek ve kuraklık sonrası geliştirmek

    2 Mayıs 2011 Pazartesi

    KÜLTÜREL YAYILMA YÜZDE YÜZ AMERİKALI






    Bizim saf Amerikan yurttaşımız Ortadoğudan çıkmış fakat Amerika!ya gelmeden önce Kuzey Avrupa’da değişime uğratılmış bir yatakta uyanır. Hindistan’da kültüre edilmiş pamuktan yada Ortadoğuda geliştirilmiş ketenden ya da kullanımı Çin’de keşfedilmiş ipekten yapılmış yorganını üstüne atar. Ülkenin doğusundaki Kızılderililerin icadı olan mokasenlerini ayağını geçirir ve yakın zamnlardaki Avrupa ve Amerikan icatlarının bir karışımı halindeki banyosuna gider. Hindistan’da keşfedilen bir giysi olan pjamalarını çıkarır ve eski Gauller tarafından bulunmıuş sabunla yıkanır. Ya Sümerler ya da Mısırlılar tarafından bulunduğu sanılan, mazoşist bir eylem olan, tıraşını olur.
    Kahvaltısını yapmaya giderken, eski Lidyalıların bir icadı olan madeni parayla gazete satın almak için duraklar. Restaurantta, bir dizi ödünç alınmış unsurla karşı karşıya kalır. Tabağı Çinde keşfedilen bir tür poselenden yapılmıştır; çelikten yapılan bıçağı ilk kez güney Hindistan’da geliştirilmiş bir bileşimdir; çatalı bir ortaçağ İtalyan keşfi; kaşığıda Roma kökenlidir.
    Dostumuz yemeğini bitirdiğinde , Çin’de keşfedilmiş malzeme üzerine eski Samiler tarafından bulunmuş bir karaktere uygun olarak Almanya’da icat edilmiş bir işlemle basılmış gazeteden günün haberlerini okur. Dış sorunları hazmettikçe eğer iyi bir yurttaşsa, Hint-Avrupa ailesinden bir dilde, bir Musevi tanrısına, %100 Amerikalı olduğu için, şükreder.

    KÜLTÜR COĞRAFYASI






    Kültür coğrafyası ya da kültürel coğrafya, insanların içinde yaşadıkları fiziki çevreden çok, insan kültürlerinin vurgulandığı bir anlam içerir. Kültür coğrafyasının anlamaını anlamak için ilk önce kültür sözcüğünün ne olduğunu anlamak gerekir. Sosyalbilimcilerden bazıları ve hümanistler tarafından çeşitli kültür tanımları yapılmıştır. Toplumbilimcilerin bazıları tarafından ”belirli bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan ve birbirine aktarılan bilgi, tavır ve davranış kalıplarının hepsinin toplamı”, bazıları tarafından da ”çevrenin insan tarafından meydana getirilen kısmı” olarak anılırken, coğrafyacı Harris kültürü ” bir nüfus yada toplumun öğrenilmiş düşünce ve davranış özellikleri olarak tanımlamaktadır.
    Kültürün ” bir grup insanın ortak hayat tarzı” şeklinde tanımı en sık rastlanılanıdır. Kültür sözcüğü birçok dilde gerçek anlamında kullanılmaz ve bu yüzden de karmaşıklığa yol açar. Kültürlü bir insandan söz edilirken iyi eğitim görmüş, müzik ve sanatta en yüksek zevklere sahip kişilerden söz edilmektedir.
    Kültür dinamiktir; her nesil miras olarak devraldığı kültürü değişime uğratır ve ona yeni öğeler ekler. Kültür coğrafyası böylece kültür grupları ve toplumun mekansal işleyişi bakımından mekansal çeşitliliklerini inceler; dil, din, ekonomi, yönetim ve diğer kültürel olguların bir yerden diğerine değişme ya da aynı kalma yollarının tasvir ve analizi üzerinde durur. Kültürler insan grupları tarafından oluşturulup biçimlendirildiğinden, kültürel coğrafyacılarda zorunlu olarak insanlarla bir bütün halinde ilgilenmek zorundadırlar.
    Kültürün coğrafyacılar için olan çekiciliğini antropologlar, tarihçiler ve sosyologlar da paylaşır. Coğrafyacıların kültüre olan bakış açıları zaman zaman başka sosyal bilimcilerinkiyle çakışabilir. Bu durumda bile coğrafyacıları kültürü inceleyen diğer bilim alanlarında çalışanlardan ayıracak bir odak noktası ortaya koymak mümkün. Bu odak noktasıda, kültürel coğrafyacıların, kültürün ve toplumların mekansal farklılıkları ve fonksyonlarıyla olan ilgisidir. Coğrafyacılar gerek fiziki gerekse de beşeri her türlü mekansal kalıbı gözlemlemek üzere eğitim almış durumdadır.

    GÖÇ NEDENLERİ






    Göç çok boyutlu bir sosyal olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle göçe neden olan faktörlerde bir o kadar karmaşık ve çok boyutludur. Bunlar; ekonomik faktörler, sosyal, psikolojik ve siyasal faktörler ve doğal faktörlerdir.
    1- EKONOMİK FAKTÖRLER
    Yer yüzünde meydana gelen ilk göçlerin temel nedeni ekonomik koşullardır. Özellikle üretim faktörlerinden birisini oluşturan işçigücü talebi göçlerde belirleyici bir unsurdur. Dünyada ilk kitlesel göç hareketi Amerika’daki tarımsal işgücü gereksinimini karşılamak için 1619-1776 yılları arasında gerçekleşmiştir. Milyonlarca zenci emek gücü buraya getirilmiştir. Sanayi devriminin gerçekleştiği dönemde de Avrupa’da ortaya çıkan açık işgücü büyük göç olgusunu ortaya çıkarmış ve 1846-1932 yılları arasında 52 milyon insan Avrupa’dan yeni dünyalara göç etmiştir. Yine ilinci dünya savaşından sonra yıkılan Avrupa ekonomisini yeniden kurmak üzere başta Almanya olmak üzere pekçok Avrupa ülkesine Kuzey Afrika’dan, İtalya’dan, Yugoslavya’dan, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye’den binlerce işgüçü akın etmiştir.
    Günümüzde ise Dünyada meydana gelen göçler genel çerçevede değerlendirildiğinde, ana göç doğrultusunun ABD, Batı Avrupa ülkeleri, Japonya, Kanada, Avustralya ve bazı petrol üreticisi Arap ülkelerine doğrudur. Hepsi gelişmiş ülkelerdir ve sözkonosu bu ülkelerin hepsinde kişi başına ulusal gelir 10.000$ ın üzerindedir. Buradan çıkarılabilecek temel unsur uluslararası göçlerde temel belirleyici unsurun ekonomi olduğudur. Uluslararası göçlerde aktüel olan Afganistan’da kişi başına düşen milli gelir 220$, Pakistan’da 470$, Bengladeş’te 370$, Moldova’da 370$ civarındadır. Oysa gelişmiş batı ülkelerinde 1999 verilerine göre kişi başına düşen milli gelir İsviçre’de 38350$, ABD’de 30650$, Almaya’da 25350$, İngilte’de 22640$ dır.
    Ekonomik açıdan kişisel gelirin yüksekliğine bağlı olarak yüksek yaşam standartlarının batı ülkelerindeki varlığıda göçlerin temel nedenleri arasındadır. 2000 yılı verileri itibarı ile insani gelişim indeksi sıralamasında Dünyada ilk 20 sırada bulunan ülkelerin büyük bir bölümü Batı Avrupa ülkeleri, Kanada, Avustralya, ABD, Japonya ve Yeni Zellanda’dan oluşmaktadır.
    Göç veren ülkelerde meydana gelen ekonomik krizler ve  işsizlik yoğun göçlere neden olan bir diğer ekonomik faktördür. 1989 yılına SSCB’nin dağılması  sonucunda ortaya çıkan ekonomik bunalımlar sonucunda gerek Rusya ve gerekse diğer eski SSCB ülkelerinden özellikle Batı Avrupa’ya yönelik olarak büyük oranda göçler yaşanmıştır ve bu günümüzde de devam etmektedir.
    Ekonomik koşullara bağlı olarak gelişen açlık sorunu göçlere neden olan diğer başka bir unsurdur. Bütün dünyada, açlık ve fakirlik sınırındaki nüfusun sorunları günümüzde en çok tartışılan sorunlardır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre, dünya nüfusunun yaklaşık 1.2 milyar insan günde 1$ lık mutlak yoksulluk sınırının altındadır. 200 milyonu 5 yaşın altındaki çocuk olmak üzere 800 milyon kişi açlık çekmektedir.
    Göç sorunlu bölgelerden, sorunlarını çözmüş bölgelere doğru gelişen bir olgudur. Göçmenler göç ederek maddi kazançlarını en üst seviyelere çıkarmak istemektedir. Göç alan ülkeler ise bu devinimi kontrol altında tutmak istemekte ve böylece büyük bir sorun ortaya çıkmaktadır. Fakirlik, işsizlik gibi ekonomik sorunlar potansiyel bir göçmen kitlesi yaratmaktadır.
    SOSYAL, PSİKOLOJİK VE SİYASAL FAKTÖRLER
    Savaşlar uluslararası göçlerde bu güne kadar önemli bir etken olmuştur. I.Dünya Savaşı Avrupa’da, Asya’da ve Afrika’da çok sayıda siyasal sınırın değişmesine  yol açmış ve durum da insanların uluslararası göçüne neden olmuştur. Avrupa’daki Yugoslavya savaşı sonucunda yaklaşık üç milyon insan kitlesel olarak göç etmiştir.
    Afrika’da gelişmiş ülkeler tarafından oluşturulan yapay sınırlar, pek çok etnik kimliğe mensup ininsanların bölünmesine yol açmış ve bu durum birbirine düşman toplulukları yaratmiştır. Tüm bunlar binlerce insanın vatanını terk etmelerine neden olmuştur ve bu durumu bazı Asya ülkelerinde de gözlemek mümkündür.
    Orta Doğu’da yıllardır süren istikrarsızlık ve savaşlar, İran’daki rejim değişikliği, SSCB’nin ekonomik ve siyasi çöküşü, SSCB’nin Afganista’ı işgali ve bunun sonucunda ortaya çıkan çatışmalar ve Taliban rejiminin uygulamaları insanları göçe iten nedenler olmuştur. Orta Doğu’da 1967 yılında meydana gelen ve Mısır, Suriye ve FKÖ ile İsrail arasında yaşanan savaşın ardından, 1980′de İran ile Irak arasında başlayan ve 8 yıl süren savaş, Irak’ın Kuveyt’i işgali ile 1990 da başlayan Körfez Savaşı çok sayıda insanın uluslararası göçlere katılmasına neden olmuştur.
    Uluslararası yapılan anlaşmalar sonucunda da göçler meydana gelebilmektedir. Bu konuda verilebilecek en güzel örnek Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan anlaşmadır. Türkiye ile Yunanistan arasında ”Türk ve Rum Ahalisinin Mübadelesine dair Mukavelename ve Protokol” imzalanmış ve bu anlaşma Lozan Barış Anlaşmasıyla yürürlüğe girmiştir.
    Uluslararası göçe neden olan faktörler arsında, haberdar olam açısından medyanında önemli bir rolü bulunmaktadır. Göçe karar veren birey itici  unsurların koşullandırdığı güçlü bir göç etme eğilimine sahiptir ve durumda önüne çıkabilecek her türlü fırsatı değerlendirmek isteyecektir. Medyanında uluslararsı hatta yerel ölçekteki göçlerde önemli bir rolü bulunmaktadır.
    Eğitim ve kültürel fırsatlar göçlere neden olan önemli sosyal olgulardır. Gelişmiş ülkelerde eğitim olanakları gelişmemiş ülkelere göre daha fazladır. Kültürel ve sanatsal etkinliklerde de aynı durumu gözlemek olasıdır. Bu durum çekici bir unsur olarak göçlerde önemli bir rol oynar.
    Mesafe faktörü uluslararası göçlerde hem coğrafi hem de ekonomik bir değerdir. Gidilecek mesafe göçmen sayısı ile doğru orantılıdır.
    Nükller denemelerde insanların göçüne neden olan faktörler arasındadır. Kazakistan’daki Semipalatisk bölgesinde, 1949-1989 yılları arasında150 si yer üstünde olmak üzere 500 civarında nükller bomba denemesi yapılmış 160.000 insan diğer bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır.
    DOĞAL OLAYLAR
    Orta Asya’da IV. ve V. yüzyüldaki Hunların ve Moğolların göçünün en önemli nedeni bu bölgede yaşanan kuraklıktır. ABD’de Kaliforniya’da meydana gelen her önemli deprem sonucunda bir göç dalgası yaşanmaktadır. 1988 yılında Ermenistan’ın Erivan kentindeki 7.2 büyüklüğündeki deprem yaklaşık 25.000 kişinin ölümüne yol açmış ve deprem sonucunda 500.000 civarında Ermenistan vatandaşı Rusya ve Ukrayna’ya göç etmiştir. Orta Asya’da Kırgızistan ve Tacikitan’ın bulunduğu alanlarda ciddi depremler, toprak ve çamur kaymaları ve heyelanlaryöre halkını tehtid etmektedir. Kırgızistan hükümetine göre 1994 yılında toprak kaymaları nedeniyle 270.000 insan göç hareketine katılmıştır.
    Bazı alanlarda küresel ısınmaya bağlı olarak toprakların çölleşmesi, orman alanlarının daralması, tarım topraklarının marjinal sınırlara ulaşması insanları yer değiştirmeye zorlamaktadır. Özellikle tropikal kuşakta yer alan ülkelerde bunun en çarpıcı örnekleri görülmektedir.
    Birleşmiş Milletler raporuna göre Orta Asya’nın önemli bir bölümü, yıllarca devam eden tarımsal yanlış arazi kullanımı, sanayi kirlenmesi ve aşırı otlatma nedeniyle toprakların verimsizleşmesi ve çölleşme gibi sorunlardan ciddi şekilde etkilenmektedir. Özellikle Aral Gölü çevresinde bozulma ciddi boyutlara ulaşmıştır.